|
ALDATILMA
duygusuna çocuklukta
alışır
insan.
Aldanır; aldatmayı öğrenir...
İlişki
hayat boyudur...
Görünür kimliklerimiz
ve psikolojilerimize inanarak
giydiğimiz;
inşa ettiğimiz
figürler; ışıdıkları sosyal şeylerde; hayatlar
sürerler...
Başka algı da, yaşam da yoktur!
Babamın
86 yıl süren,
aldatılabilir
saflığı
ile
çekici
kıldığı
yaşam öykülerinde;
ülke
ticaretinin zirvesindekilerden olamama nedeni olarak;
aldanmaya yatkın
dramatik
kişiliğini ele vermeyi severdi.
Bağışıklık
sistemine girmiş bir virüs olarak sunduğu
"aldatılma" şikayetlerini annem ciddiye almaz. Fırsatı
kaçırmaz,
babamın
duyma zayıflığı ile de şekillendirdiği karşı
cevabını
yapıştırır.
Naif, mimik
ve ses karmaşalı bu "saftorik" avlanan avcı oyunu büyüsünü
bozucu
kendi
eğlenceli oyununu sergilerdi:
- iiiiiiiiiiiiiiiiii ii ii i ii ii iiiiiiiihu hu hu huu u uuu.....
Babam,
gönlünü
açtığı karşısındaki insan ile bir olup her defasında; mekansal
ve zamansal uzaklıktaki o şerefsiz ile; zerrece insanlıktan
nasip alamamışlarla savaşı tükenmezdi.
"Mutlak
iyilik, dürüstlük"
yargılarını test eder;
haklılığı ve meşruiyeti dünya ahret tartışmasız
kanıtlanmış olurdu.
Haklı çabalarına
maksimum odaklanır; tüm köprüleri yıkmacalı risk sınırlarına uzanır;
oralarda soluk alırdı.
Gücü
yetenin yettiğine
-Sahici
yaşam-
karanlıklarda dolaşırdı.
"Çıkar ve ahlak"
birlikteliğinden destekli sürekli
bir
çatışma
ve
mutlak haklı bir denge
hali idi bu.
Mücadelesine yüklediği kavramların eleştirilmesini sevmezdi.
Değerlerin içeriklerinin değiştirilir, yanıltıcı olmasından her
defasında
yarar sağlardı. Onun karşısında,
"Bağış
yapma"
gibi
iyilik
dolu
isteğini duyduğumda; acaba biz çocuklarına "Gözdağı"
mı veriyor diye de anlamaya çalışırdım!..
Tüm dünyada; bu çekici ve güçlü imaj
ve kampanyalar kültürü; tinsel, maddesel cazibeleri ile manuplasyona açık salınırlar. Bu
durum;
güçlünün güçsüze kanun koyma
hali idi ve babam bu kulvarda başarıya koşardı...
Tüm kurumları ve duygularımızı besleyerek şekillenen; rasyonel, neoliberal yaşam bahçelerinde
birlikte idik...
Böyle bakıldığında,
ortamın
kutsal ittifakı
üzerinden
babama yanıt bulmak;
Meta ve sömürü ilişkileri
(Mülkiyet,
paylaşım, hiyerarşi, pazar kurumları)
ile
yola çıkmak, gerçeklik yüküm adına kaçınılmaz oldu...
Başlangıçta, babamın bu ani ölümü ile hesaplaşma ihtiyacımı yazı sürecine
taşırken; her zaman yaptığım gibi, belleğime, anılarıma
yeni ve farklı bir gözle bakmayı deneyecektim.
Zamanın değişimi içindeki psikolojimle
yüzleşecek; babamla vedalaşacaktım... Bu
benim içime sıkışan duygularımı anlamak ve
tedavi edebilmemde
kullandığım
bir yöntem.
Ölüm bu yolu tıkadı...
Babamı tekil abartılarımla, onu kendisine ait dirençleri
içinden kopararak;
bütünlüklü yapısını
sınırlandırma yöntemimin anlamsızlığı ortada. Belleğime sinmiş yargılar;
bölük pörçük anı yorumlarım ile;
bu çok yönlü gerçeği anlamada
bazı adımlar atabilsem neye yarar...
O yaşıyor iken yaptığım; şimdiyse karşılığı olmayan;
izlemesi için kendimi
"diyalojik"
tasarlamamın
da
işlevi yok...

Babamla rol aldığım sahnelerdeki tüm maskeler
ve sözcüklerimi bodrumda, fareler arasına
terk ediyorum. Bunu istiyorum ne yazık!..
Bu
anlamsız maske ve kavramlarla
en az kendimi
ifade edebildiğim
"ben olduğum"
gizli değildi...
Babam, kontrol edemeyeceği
"bana dair şeyleri"
istemiyor; bunu kurduğu düzenine bir başkaldırı olarak algılıyordu. Fikirlerimin
ve duygularımın farklı çalışmasından rahatsız oluyor; beni
kırmızı çizgileri dışında tutuyor;
"Benim
kafamı karıştırma"
diyerek güvenlik duvarlarını
parlatıyordu...
Beklenti ve isteklerini karşılamakta zorlanıyordum. Kişisel gelişimim için
bu eksenli çatışmaları
artık
yeniden ele alamayacaktım; kurgulamayacak, sergilemeyecektim.
Oğul
rolü arayışlarım, abartılarım; bu öyküdeki karşı rol
ile birlikte bitti; toprağa gömüldü. Kimlik
edinme
atölyemdeki
bu bölüm örümcek ağı bağlamaya başladı bile. Gösteriyal
azalmam kaçınılmaz...
Baba
anılarımla
yüzleşmek; hayatımın
terapisinde gerekli ve sahici çıkışlar olmayacak artık...
Yol tıkandı...
Yaşam
bitti...
Tezgah kapandı... Işık söndü...
Kişilik analizi üzerine yazdıklarımı; kuşkusuz yaşanan ortam
hazırlamıştı ona ve bizlere...
İşte gerçekte böyle başlamalıydı bu yazı...
Bir oyuncu idi...
Verili
ortamda
ve diğer oyuncuların bakışlarından; kullanılır,
sosyal
kimlikler edinmeye çabalayan...
Varlığına şekil verirken, onayanlarından, tanık olanlardan biri
idim... O benim babamdı.
Üzerimdeki "sihiri" ile şekillenmeye çalıştığım şaşırtıcı bir
"büyü değer"...
Vücutlarımız,
ruhlarımız, bakışlarımız;
uzunca tasarım, prova ve sahnelerde
etkileşti,
birbirlerine
bulandılar ve
üzerlerinde
kendi dengelerini kurdular...
Yumuşak değildi babam...
Dost
yönler sergilemezdi...
Nefes alamadığı alanlarda yön arar; korkuları ve enerjisini
karanlıklara söndürürdü...
Babamla olmanın zorluk ve ilişki yığılmaları evlenmemle
bitti...
Nasıl olduysa;
evlenmelerle başlayan ayrılıklar, baba merkezli çözülmeler ve
ilişki soğumaları tüm cephelere yayıldı.
Sosyal yüklerdeki
cezbedici büyülere doğru birey birey avlanmaya çıkıp çatışarak; dönüştük, dönüştürdük...
Tüm bunlara karşın; ortamdaki meta ilişki algılamalarımız
varlıklarını korudu / sürdürdü...
- Sadece para için arıyorsun beni şu kadar sene sonra...
Beklentiler, süren ilişkiler arkasında maddesel çıkar
ilişkilerimiz sabırla pusuda bekledi...
Neden para için aranır... Da insan için aranmaz insan...
Ya da
insan
neden aranmayı bekler de
aramaz...
Meta ilişkiler,
önem sıralamasının en başında olmak zorundadır...
-Sen;
bu kadar başarısız olmana;
para kazanamamana rağmen benim başarımdan ezilmiş gibi
davranmıyorsun. Böyle akıl mı olur kardeşim… Sokaktan
toplamıyoruz...
Oysa beklentilerdeki dillendirilmeyecek olan:
-Yaralanmışsın... Haydi anlat bakayım hikayeni. Neler yapabiliriz...
Birlikte bir kader yolculuğumuzda...
İşte seni zaten sevdiğimi gösterebilmem için iyi bir de fırsat
sundun bana ihtiyaçlarını açmanla.
Teşekkürler... Al sana. İstediğin para olsun sevgili kardeşim.
Bu para bana çok. Eline geçtikçe ödersin. Ödemesen ne yazar...
İnsanın düştüğü yer neresi... Burası neresi…
İhtiyaçlarımızı nasıl görüyor ve sürdürüyoruz... Hedefler,
düşler... Beklentiler...
Bu nasıl oldu... Bu nasıl olur... Bu nasıl olabilir...
Bu şaşırtıcı bir durum değil ise; şaşırtıcı olan ne!..
Nasıl bir DÜZEN üzerine kurulabilir tüm bunlar... Bu
betondan soğuk yaşama gömülme arzumuzu ne açıklayabilir… Bu
düzeni kuran ve savrulanı olmanın dışındaki yolları neden
kullanamayız...
Her düzenin bir şekilde alıcısı oluşur ve bu düzen yeniden talep
edilir yeniden üretilir. Kullanım
avantajlarının sosyolojik trend ve ortamları
üretim/tüketim döngüsünü oluşturur; bir kale gibi korunur bu
durum ve savunulur...
Nasıl oluyor da şimdi; sonsuza açık düşlerdeki insan;
denge/ ortam arayışı ve inşasını neredeyse tüm zamanlarda
yaşanan
sınıflı; sömürgeci tipte bir DÜZENİN ellerine
teslim ediyor. İnsan kendisine böyle bir güçlü algı ile;
bu fetiş tanrı icadının karşısında boyun eğdirebiliyor... Bu
nasıl bir illuzyon...
Kötünün iyisi -yaşam tabutu içinde-,
mutlu olmasının yolunu diğer
tüm yollardan ayırıp; bu kadarlık bir hayat yanılsamasıyla
yetinebiliyor;
içinde son nefesini vermek istiyor!
Duygular ve hissettiklerimize, gerekçeler yüklemeden onları
sosyal alanlara taşıyamayız... Gerekçelerimizi; meta ve
çıkar ölçüsü dışında şekillendiremiyoruz.
Gerçeklerimiz, tanrısal veya büyüsel güçlere havale edilmiyor ise;
ilkesel olarak herkesin anlayabileceği bir hikaye içinde
algılanmaktadırlar...
Devamlılık hakkı, geri dönüşümleridir; etkileridir...
Rutinleştirdiğimiz tüm davranışlarımızın arkasında sayısız
tekrar ve betimlerle bu deneyimler kişiliklerimize ve
hayatlarımıza yerleşirler...
Her alışveriş ortak hikayeler etrafında oluşur..
Sunucu ve taşıyıcı ortamda; velinimet kuşkusuz
alıcıdır...
IRAK' ta yüz binlerce ölü ALICISI kimlerdir...
Mavi kürede milyarlarca insan kendini ALDATMAYI nasıl başarır. Nasıl bir besiye eşelenir; aldanır...
İnsan güdü ve bilinçaltının, psikolojisinin süregen
meraklandırıcı kampanya ve aşamalarla yönetildiği,
yönlendirildiği bir sır değil...
Karşı olmak kadar, nefret etmek te; bu meta üretici ortam için en uygun
durum ve duygular olabilir.
İnsan, bu ortak ganimetler karmaşasını bir şekilde üretiyor
ve
tüketiyor...
TV haberleri: Ölümlerle vitrinlenmiş... Aç meraklarımıza
sunulan ölü sayıları v.s... Hijyen mutfaklarda hazırlanıp, masum
servislerle evlerimize sunulan tüm bu alışkanlıklar. Zihinsel
bağımlı göstergelerimize düşen bu taleplerimize üretilenler...
Bir ölü merakı ile boşaltılan duygularımız ve yeni dengelerle
sistemi sürgit güçlendireniz...
Üzerimize bulaşan... Nedir bu...
İnsan kendi direnç ve masum seçeneklerini yönetme ile; evrensel
ortak tarihini de yarattığının farkında ve gücünde olmalı ama...
Tarihin
yazılması onu "gerçeklerden" ayırır da. Böyle bir tarih, beklentileri yeniden
güdülebilen bir meta işletmesi olarak devreye girer...
Bir metnin yeri; dil ile
dünya arasıdır...
Her hikaye en nihayetinde; insanın yaşamı ve kendisiyle olan
iletişimine odaklıdır... Güç oradadır!.. Orada sahiciliği
arar ve olur!
Canlı yaşama karşı,
meta yaşam üreten projeler; toplumsal psikolojimizi oluşturan
ALDATMALI etkilerini, mülkiyet meşruiyetlerini; yarattıkları
kurum ve kültürlerle koruyarak yeni hareket alanları da yaratır...
Küçük insan
ALDANMADA olduğu kadar SEYİRCİ olma konusunda da yeteneklidir...
Modern toplum bu mahkum olma hastalıklarına
eleştiriyi
de bulaştırarak; inançlar dünyasından kurtulup rasyonel
bataklıklarda çırpınma seviyesine ermiş, ve bu durumunu bu
"eleştirel kabiliyetle" neredeyse içinden hiç çıkılamaz hale
sokabilmiştir.
Eleştirel algılama; bilinç altı restorasyonlarıyla; "keyif
dolu", özgür seçimler, "kaliteli süsler" ile
içimizi tıka basa doldurarak; gerçeğe amansızca
yabancılaştırır.
Yeniden seyir yeniden şekillenme kendini yeniden üretir...
Ve yukarıda TV örneğindeki gibi, istemin neler olduğu artık
anlaşılır değildir. Bu nevi talep de yoktur...
Bu durumu monolog ilişki ile kedisine açılabilir insan...
Kendisini ALDATABİLEN bu
yalnız insan elindekilerle derinlere inip avlanabilir ve bu
"sonsuza yolculuğu" içinde görece özgürlük ve konfor duygusu
yaşayabilir(!), kaybolabilir... İçinde olduğumuz toplumsal
gerçek böylesi
genetiği değiştirilmiş organik
canlılardır...
Toplumsal sahiciliklerimizi TV menüleri doyuruyor... Marka
filozoflarının görünmez atları bilinç altımızda dörtnala
mesafeler alıyor...
Sevgili babam..
Gelişmeyi beklediğimiz ve yaşadığımız tüm kültürler insana
özgürlük vaad ederken, mahkumiyetini de şart
koşuyor...
İnsan merkezli bir dünyada olmadığımız malum.
Doğaya, sana ve bana ait olmayan bir şey olduk... Orjinal ne
vardıysa bozuldu... Yabancılaşmış kimlikler içine sıkıştık...
Ve sen akılla korurken kendini, evrensel duygulara
gülümseyemedin...
Yaşasın ışık, yaşasın gece ve anarşi...
25 Mayıs 2010.
Babam 86 yaşında öldü.
LaraLa...Güzel Oğlum
|