Babam 86 yaşında öldü. 25 Mayıs 2010 Salı.  
:- ) Bana gülümse baba...
  
 

 

 


ALDATILMA duygusuna  çocuklukta alışır insan.
Aldanır; aldatmayı öğrenir...
İlişki hayat boyudur...

Görünür kimliklerimiz ve psikolojilerimize inanarak giydiğimiz; inşa ettiğimiz figürler; ışıdıkları sosyal şeylerde; hayatlar sürerler...

Başka algı da, yaşam da yoktur!


Babamın 86 yıl süren,
aldatılabilir saflığı ile çekici kıldığı yaşam öykülerinde; ülke ticaretinin zirvesindekilerden olamama nedeni olarak; aldanmaya yatkın dramatik kişiliğini ele vermeyi severdi.

 

Bağışıklık sistemine girmiş bir virüs olarak sunduğu "aldatılma" şikayetlerini annem ciddiye almaz. Fırsatı kaçırmaz, babamın duyma zayıflığı ile de şekillendirdiği karşı cevabını yapıştırır.  Naif, mimik ve ses karmaşalı bu "saftorik" avlanan avcı oyunu büyüsünü bozucu kendi eğlenceli oyununu sergilerdi:
- iiiiiiiiiiiiiiiiii ii ii i ii ii  iiiiiiiihu hu hu huu u uuu.....


Babam, gönlünü açtığı karşısındaki insan ile bir olup her defasında; mekansal ve zamansal uzaklıktaki o şerefsiz ile; zerrece insanlıktan nasip alamamışlarla savaşı tükenmezdi. "Mutlak iyilik, dürüstlük" yargılarını test eder; haklılığı ve meşruiyeti  dünya ahret tartışmasız kanıtlanmış olurdu.
Haklı  çabalarına maksimum odaklanır; tüm köprüleri yıkmacalı risk sınırlarına uzanır; oralarda soluk alırdı.


G
ücü yetenin yettiğine -Sahici yaşam- karanlıklarda dolaşırdı. "Çıkar ve ahlak" birlikteliğinden destekli sürekli bir çatışma ve mutlak haklı bir denge hali idi bu.
Mücadelesine yüklediği kavramların eleştirilmesini sevmezdi. Değerlerin içeriklerinin değiştirilir, yanıltıcı olmasından her defasında yarar sağlardı. Onun karşısında,
"Bağış yapma"  gibi iyilik dolu isteğini duyduğumda;  acaba biz çocuklarına "Gözdağı" mı veriyor diye de anlamaya çalışırdım!..

Tüm dünyada;  bu çekici ve güçlü imaj ve kampanyalar kültürü; tinsel, maddesel cazibeleri ile manuplasyona açık salınırlar.  Bu durum; güçlünün güçsüze kanun koyma hali idi ve babam bu kulvarda  başarıya koşardı... Tüm kurumları ve duygularımızı besleyerek şekillenen; rasyonel, neoliberal yaşam bahçelerinde birlikte idik...
Böyle bakıldığında,
ortamın kutsal ittifakı üzerinden babama yanıt bulmak; Meta ve sömürü ilişkileri (Mülkiyet, paylaşım, hiyerarşi, pazar kurumları) ile yola çıkmak, gerçeklik yüküm adına kaçınılmaz oldu...


Başlangıçta, babamın bu ani ölümü ile hesaplaşma ihtiyacımı yazı sürecine taşırken; her zaman yaptığım gibi, belleğime, anılarıma yeni ve farklı bir gözle bakmayı deneyecektim.
Zamanın değişimi içindeki psikolojimle  yüzleşecek; babamla vedalaşacaktım... Bu benim  içime sıkışan duygularımı anlamak ve tedavi edebilmemde kullandığım bir yöntem.

Ölüm bu yolu tıkadı...
Babamı  tekil abartılarımla, onu kendisine ait dirençleri içinden kopararak; bütünlüklü yapısını sınırlandırma yöntemimin anlamsızlığı ortada. Belleğime sinmiş yargılar; bölük pörçük anı yorumlarım ile; bu çok yönlü gerçeği anlamada bazı adımlar atabilsem neye yarar...
O yaşıyor iken yaptığım; şimdiyse karşılığı olmayan; izlemesi için kendimi
"diyalojik" tasarlamamın da işlevi yok...
Babamla rol aldığım sahnelerdeki tüm maskeler ve sözcüklerimi bodrumda, fareler arasına terk ediyorum. Bunu istiyorum ne yazık!..
Bu anlamsız maske ve kavramlarla en az kendimi ifade edebildiğim "ben olduğum" gizli değildi...  Babam, kontrol edemeyeceği
"
bana dair şeyleri" istemiyor; bunu kurduğu düzenine bir başkaldırı olarak algılıyordu. Fikirlerimin ve duygularımın farklı çalışmasından rahatsız oluyor; beni kırmızı çizgileri dışında tutuyor; "Benim kafamı karıştırma" diyerek güvenlik duvarlarını parlatıyordu... Beklenti ve isteklerini karşılamakta zorlanıyordum. Kişisel gelişimim için bu eksenli çatışmaları artık yeniden ele alamayacaktım; kurgulamayacak, sergilemeyecektim. Oğul rolü arayışlarım, abartılarım; bu öyküdeki karşı rol ile birlikte bitti; toprağa gömüldü. Kimlik edinme atölyemdeki bu bölüm örümcek ağı bağlamaya başladı bile. Gösteriyal azalmam kaçınılmaz... 
Baba anılarımla yüzleşmek; hayatımın terapisinde gerekli ve sahici çıkışlar olmayacak artık... Yol tıkandı...
Yaşam bitti...  Tezgah kapandı... Işık söndü...

Kişilik analizi üzerine yazdıklarımı; kuşkusuz yaşanan ortam hazırlamıştı ona ve bizlere...
İşte gerçekte böyle başlamalıydı bu yazı...

Bir oyuncu idi...
Verili ortamda ve diğer oyuncuların bakışlarından; kullanılır, sosyal kimlikler edinmeye çabalayan...
Varlığına şekil verirken, onayanlarından, tanık olanlardan biri idim...  O benim babamdı. Üzerimdeki "sihiri" ile şekillenmeye çalıştığım şaşırtıcı bir  "büyü değer"...
 

Vücutlarımız, ruhlarımız, bakışlarımız; 
uzunca tasarım, prova ve sahnelerde etkileşti, birbirlerine bulandılar ve üzerlerinde kendi dengelerini kurdular...
 
Yumuşak değildi  babam...
Dost yönler sergilemezdi...  Nefes alamadığı alanlarda  yön arar; korkuları ve enerjisini karanlıklara söndürürdü...
Babamla olmanın zorluk ve ilişki yığılmaları evlenmemle bitti... 
 

Nasıl olduysa;
evlenmelerle başlayan ayrılıklar, baba merkezli çözülmeler ve ilişki soğumaları tüm cephelere yayıldı.

Sosyal yüklerdeki cezbedici büyülere doğru birey birey avlanmaya çıkıp çatışarak; dönüştük, dönüştürdük...
Tüm bunlara karşın; ortamdaki meta ilişki algılamalarımız varlıklarını korudu /  sürdürdü...
- Sadece para için arıyorsun beni şu kadar sene sonra...  
 

Beklentiler, süren ilişkiler arkasında maddesel çıkar ilişkilerimiz sabırla pusuda bekledi...
Neden para için aranır... Da insan için aranmaz insan... 
Ya da  insan neden aranmayı bekler de aramaz...   

Meta ilişkiler, önem sıralamasının en başında olmak zorundadır...

-Sen;
bu kadar başarısız olmana; para kazanamamana rağmen benim başarımdan ezilmiş gibi davranmıyorsun. Böyle akıl mı olur kardeşim…  Sokaktan toplamıyoruz...


Oysa beklentilerdeki dillendirilmeyecek olan:
-Yaralanmışsın... Haydi anlat bakayım hikayeni. Neler yapabiliriz... Birlikte bir kader yolculuğumuzda...
İşte seni zaten sevdiğimi gösterebilmem için iyi bir de fırsat sundun bana ihtiyaçlarını açmanla.
Teşekkürler... Al sana. İstediğin para olsun sevgili kardeşim. Bu para bana çok.  Eline geçtikçe ödersin. Ödemesen ne yazar... 


İnsanın düştüğü yer neresi...  Burası neresi…

İhtiyaçlarımızı nasıl görüyor ve sürdürüyoruz... Hedefler, düşler... Beklentiler...
Bu nasıl oldu... Bu nasıl olur... Bu nasıl olabilir...
 

Bu şaşırtıcı bir durum değil ise; şaşırtıcı olan ne!..

Nasıl bir DÜZEN üzerine kurulabilir tüm bunlar...  Bu betondan soğuk yaşama gömülme arzumuzu ne açıklayabilir… Bu düzeni kuran ve savrulanı olmanın dışındaki yolları neden kullanamayız...  

Her düzenin bir şekilde alıcısı oluşur ve bu düzen yeniden talep edilir yeniden üretilir.  K
ullanım avantajlarının sosyolojik trend ve ortamları  üretim/tüketim döngüsünü oluşturur; bir kale gibi korunur bu durum ve savunulur...

Nasıl oluyor da şimdi; sonsuza açık düşlerdeki insan;  denge/ ortam arayışı ve inşasını neredeyse tüm zamanlarda yaşanan sınıflı; sömürgeci tipte bir DÜZENİN ellerine teslim ediyor.  İnsan kendisine böyle bir güçlü algı ile; bu fetiş tanrı icadının karşısında boyun eğdirebiliyor...  Bu nasıl bir illuzyon...

Kötünün iyisi -yaşam tabutu içinde-, mutlu olmasının yolunu diğer tüm yollardan  ayırıp;  bu kadarlık bir hayat yanılsamasıyla yetinebiliyor; içinde son nefesini vermek istiyor!

Duygular ve hissettiklerimize,  gerekçeler yüklemeden onları sosyal alanlara taşıyamayız...  Gerekçelerimizi; meta ve çıkar ölçüsü dışında şekillendiremiyoruz.

Gerçeklerimiz, tanrısal veya büyüsel güçlere havale edilmiyor ise; ilkesel olarak herkesin anlayabileceği  bir hikaye içinde algılanmaktadırlar...
Devamlılık hakkı, geri dönüşümleridir; etkileridir...
Rutinleştirdiğimiz tüm davranışlarımızın arkasında sayısız tekrar ve betimlerle bu  deneyimler kişiliklerimize ve hayatlarımıza yerleşirler...

Her alışveriş ortak hikayeler etrafında oluşur..
Sunucu ve taşıyıcı ortamda; velinimet  kuşkusuz
alıcıdır... 


 

IRAK' ta yüz binlerce ölü ALICISI kimlerdir...
Mavi kürede milyarlarca insan kendini ALDATMAYI nasıl başarır. Nasıl bir besiye eşelenir; aldanır...

İnsan güdü ve bilinçaltının, psikolojisinin süregen meraklandırıcı kampanya ve aşamalarla yönetildiği,  yönlendirildiği bir sır değil...
Karşı olmak kadar, nefret etmek te; bu meta üretici ortam için en uygun durum ve duygular olabilir.

İnsan, bu  ortak ganimetler karmaşasını bir şekilde üretiyor ve tüketiyor...

TV haberleri: Ölümlerle  vitrinlenmiş... Aç meraklarımıza sunulan ölü sayıları v.s...  Hijyen mutfaklarda hazırlanıp, masum servislerle  evlerimize sunulan tüm bu alışkanlıklar. Zihinsel  bağımlı göstergelerimize düşen bu taleplerimize üretilenler...
Bir ölü merakı ile boşaltılan duygularımız ve yeni dengelerle sistemi sürgit güçlendireniz...
Üzerimize bulaşan... Nedir bu...

İnsan kendi direnç ve masum seçeneklerini yönetme ile; evrensel ortak tarihini de yarattığının farkında ve gücünde olmalı ama... 

Tarihin yazılması onu "gerçeklerden" ayırır da. Böyle bir tarih, beklentileri yeniden güdülebilen bir meta işletmesi olarak devreye girer...
 

Bir metnin yeri; dil ile dünya arasıdır... 
Her hikaye en nihayetinde; insanın yaşamı ve kendisiyle olan iletişimine odaklıdır...  Güç oradadır!.. Orada sahiciliği arar ve olur!

Canlı yaşama karşı, meta yaşam üreten projeler;  toplumsal psikolojimizi oluşturan ALDATMALI etkilerini, mülkiyet meşruiyetlerini;  yarattıkları kurum ve kültürlerle koruyarak yeni hareket alanları da yaratır...

Küçük insan ALDANMADA olduğu kadar SEYİRCİ olma konusunda da yeteneklidir...
Modern toplum bu mahkum olma hastalıklarına
eleştiriyi de bulaştırarak; inançlar dünyasından kurtulup rasyonel bataklıklarda çırpınma seviyesine ermiş, ve bu durumunu bu "eleştirel kabiliyetle" neredeyse içinden hiç çıkılamaz hale sokabilmiştir.


Eleştirel algılama; bilinç altı restorasyonlarıyla; "keyif dolu", özgür seçimler, "kaliteli süsler" ile içimizi tıka basa doldurarak; gerçeğe amansızca yabancılaştırır. 

Yeniden seyir yeniden şekillenme kendini yeniden üretir... 

Ve yukarıda TV örneğindeki gibi, istemin neler olduğu artık anlaşılır değildir. Bu nevi talep de yoktur...

Bu durumu monolog ilişki ile kedisine açılabilir insan... 
 

Kendisini ALDATABİLEN bu yalnız insan elindekilerle derinlere inip avlanabilir ve bu  "sonsuza yolculuğu" içinde görece özgürlük ve konfor duygusu yaşayabilir(!), kaybolabilir...  İçinde olduğumuz toplumsal gerçek böylesi genetiği değiştirilmiş organik canlılardır...  

Toplumsal sahiciliklerimizi TV  menüleri doyuruyor...  Marka filozoflarının görünmez atları bilinç altımızda dörtnala mesafeler alıyor...
 

Sevgili babam..
Gelişmeyi beklediğimiz ve yaşadığımız tüm kültürler insana özgürlük vaad ederken, mahkumiyetini de şart koşuyor...
İnsan merkezli bir dünyada olmadığımız malum.
Doğaya, sana ve bana ait  olmayan bir şey olduk... Orjinal ne vardıysa bozuldu... Yabancılaşmış kimlikler içine sıkıştık...  Ve sen akılla korurken kendini, evrensel duygulara gülümseyemedin...

 

Yaşasın ışık, yaşasın gece ve anarşi...

    25 Mayıs 2010.
Babam 86 yaşında öldü.

                       LaraLa...Güzel Oğlum